Paylaş
Her Perspektifin Değer Gördüğü Derin Bir Bağlılık Festivali: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali
Festivalin hem sanatsal ölçütlere verdiği önemi hem de politik duyarlılığını gösteren en güçlü örneklerden biri, Brezilyalı sinemacı Lúcia Murat için hazırlanan retrospektifti. Murat’ın filmleri; kurmaca ile belgesel anlatımını özgün biçimde bir araya getirmesi, Brezilya askeri diktatörlüğü deneyimine içeriden yaklaşması ve militan direniş hareketlerindeki kadınların hikâyelerini yeniden merkeze almasıyla öne çıkıyor.
29.yılında Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, “Her Biri Ayrı Renk” başlığı altında türlerin ve anlatıların çeşitliliğini kutladı. Kimlikler üzerinden körüklenen zehirli ve ölümcül kutuplaşmaların giderek arttığı bugünlerde bu başlık çok daha anlamlı hale geliyor. Çünkü festival, toplumlarımızın çokkültürlü yapısının yalnızca sosyolojik bir gerçek değil; aynı zamanda etik, politik ve sanatsal bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
“Her Biri Ayrı Renk” ilk bakışta sade, hatta kendiliğinden anlaşılır görünen bir başlık. Ancak tam da bu sadeliğiyle güçlü bir anlam taşıyor. Burada çeşitlilik bir slogan değil; yaşanan, hissedilen ve vazgeçilmez bir gerçeklik.
Bu noktada şu soru akla gelebilir: Filmleri kadınların yönettiği, yazdığı ve çoğu zaman yapımcılığını üstlendiği bir film festivali tam olarak nedir? Bunun cevabı bir tanımda değil, bir hikâyede saklı.
Aktivizmle Sinema Tutkusunun Buluştuğu Bir Kolektif
Her şey 1998 yılında, 1990’ların Türkiye feminist hareketinin ardından Ankara’da başladı.
Uçan Süpürge; aktivist Halime Güner öncülüğünde, sinemanın toplumsal dönüşüm yaratabilecek güçlü bir araç olduğuna inanan kadınların ortak çabasıyla doğdu. O dönemde sinema sektörü büyük ölçüde erkek bakışının egemen olduğu, kadınların çoğunlukla klişeler aracılığıyla temsil edildiği bir yapıdaydı. Festival ise bu bakışı tersine çevirmeyi seçti; sinemayı kadınların hikâyelerini anlattığı, soru sorduğu ve mevcut düzeni sorguladığı bir alana dönüştürdü.
Festivalin simgesi olan Uçan Ssüpürge, rastlantısal bir tercih değil. Tarih boyunca dışlanan ve şeytanlaştırılan “cadı” figürünü yeniden sahiplenerek onu özgürlüğün, direnişin ve gücün sembolüne dönüştürüyor. Bu tercih bile festivalin iddiasını anlatmaya yetiyor.
Ancak Uçan Süpürge yalnızca aktivist bir girişim değil. Aynı zamanda yüksek sanatsal ölçütleri benimseyen ve uluslararası alanda saygınlık kazanan bir festival. Bunun en önemli göstergelerinden biri de, FIPRESCI Ödülü veren ilk kadın filmleri festivali olması.
Festivali benzersiz kılan da tam olarak bu iki yönü: politik duruşu ile sinema sevgisinin birbirinden ayrılmaz oluşu.
Yıllar içinde festival programı farklı bakışların buluştuğu bir paylaşım alanına dönüştü. Yalnızca kadın yönetmenlerin filmlerini göstermiyor; aynı zamanda onların sinema tarihindeki yerini tartışıyor ve çağdaş dünyanın kırılmalarını görünür kılıyor.
İlk yıllarından itibaren farklı tematik bölümlerden oluşan festival programının en simgesel seçkilerinden biri olan “Her Biri Ayrı Renk”, dünyanın farklı coğrafyalarından kadın yönetmenlerin filmlerini bir araya getirerek kadın deneyimlerinin çeşitliliğini görünür kılıyor.
Bu yıl festivalde uzun ve kısa metrajlardan oluşan 47 film gösterildi.
Ancak Uçan Süpürge’yi farklı kılan yalnızca programı değil.
Burası kolektif ruhun her şeyden önce geldiği; paylaşımın, dayanışmanın ve karşılıklı saygının önceliklendirildiği bir festival. Burada egoya yer yok.
Festivalde herkes aynı saygıyla karşılanıyor. Filmler arasında bile rekabet duygusu hissedilmiyor; belki yalnızca benim sevgili jüri arkadaşlarım Omnia Adel (Mısır) ve Ece Vitrinel (Türkiye) ile birlikte görev yaptığım FIPRESCI jürisi için durum biraz farklıydı.
Ancak seçki o kadar güçlüydü ki, tek bir filmi öne çıkarmak işi daha da zorlaştırıyordu.
Bugüne kadar çok sayıda festivalde bulundum; fakat böylesine birlik içinde çalışan, eşitlikçi, cömert ve sinemayı gerçekten seven bir ekiple çok nadiren karşılaştım.
Başta Festival program direktörü Alin Taşçıyan, Vakıf Başkanı Ayşe Ürün Güner, programcı ve film trafik sorumlusu Dalım İlteriş Mayadağlı, konuk ağırlama sorumlusu Başak Tekin ve tüm ekip…
Sanırım kadınların ve feministlerin düzenlediği bir festivali tanımlayan şey tam da bu: gerçek anlamda eşitlik, paylaşım ve bilginin kuşaktan kuşağa aktarılması.
Hafızaya ve Direnişe Adanmış Bir Festival
Festivalin 29. edisyonunda hafıza, adalet ve direniş güçlü biçimde öne çıkan temalardı.
Bu yaklaşımın merkezinde, festivale katılan Brezilyalı yönetmen Lúcia Murat yer alıyordu.
Askerî diktatörlüğün hayatta kalan tanıklarından biri olan ve militan sinemanın önemli isimleri arasında kabul edilen Murat’a Bilge Olgaç Başarı Ödülü verildi.
Ödüle, filmlerinden oluşan kapsamlı bir retrospektif eşlik etti.
Brezilya Büyükelçiliği’nin desteğiyle hazırlanan bu program, 2 Haziran’da ödül töreniyle başladı.
Lúcia Murat: Diktatörlüğün Şekillendirdiği Bir Hayat
Genç bir gazeteciyken, 1968 yılında Brezilya askeri diktatörlüğüne karşı mücadele eden MR-8 gerilla hareketine katıldı.
1971 yılında henüz 23 yaşındayken tutuklandı ve işkence gördü.
Yaklaşık dört yıl süren hapis hayatı, hem yaşamını hem de sinemasını derinden şekillendirdi.
Bu kişisel ve toplumsal travmayı, son derece cesur ve düşünsel açıdan güçlü bir sinema diline dönüştürdü.
1980’lerin başında kendi yapım şirketini kurdu ve zamanla Brezilya sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri haline geldi.
Kırk yılı aşkın üretiminde yaklaşık yirmi uzun metraj filme imza atan Murat’ın sinemasında kişisel hikâyeler ile kolektif tarih sürekli birbirine temas ediyor.
Tarihle ve Kolektif Hafızayla Hesaplaşmak
Lúcia Murat’ın sineması sansasyon yaratmaya çalışmıyor.
Onun yerine tarihle doğrudan yüzleşmeyi tercih ediyor.
Gazetecilik geçmişinin etkisiyle melodramdan uzak duran bu yaklaşım üç temel eksen üzerine kuruluyor:
- Brezilya diktatörlüğü sonrasında ilan edilen af nedeniyle oluşan toplumsal unutmaya karşı mücadele etmek,
- Belgesel ile kurmaca arasındaki sınırları sürekli bulanıklaştırmak,
- Direnişte yer alan kadınların tarih içindeki görünmezliğini kırmak.
Yıllar içinde sineması da değişiyor.
1980’ler ve 1990’larda tiyatro ile belgeseli buluşturan daha doğrudan bir anlatım kullanırken; 2000’lerden itibaren diktatörlüğün bugünkü suç, şiddet ve eşitsizliklerle bağını araştırıyor.
2010’lardan sonraki filmlerinde ise yaşlanma, miras ve kuşaklar arası aktarım ön plana çıkıyor.
Artık yalnızca tanıklık etmek değil; faşizmin yeniden yükselişine karşı hafızayı korumak da temel mesele haline geliyor.
Bugünün Kuşağıyla Diyalog
Festival kapsamında üç filmi gösterildi:
- Que Bom Te Ver Viva / Yaşadığını Görmek Ne Güzel (1989)
- A Memória Que Me Contam / Bana Anlatılan Anılar (2012)
- Hora do Recreio / Oyun Vakti (2025)
Gösterimlerin ardından Murat seyircilerle uzun söyleşiler gerçekleştirdi.
Ayrıca düzenlenen ustalık sınıfında yazımdan yapımcılığa, çekimden dağıtıma kadar tüm yaratım sürecini kendi filmografisinden örneklerle anlattı.
Özellikle genç izleyicilerin ilgisi dikkat çekiciydi.
Türkiye’deki gençler; mücadeleden vazgeçmeyen, insani değerlerini koruyan ve deneyimlerini büyük bir cömertlikle paylaşan bu sinemacının yolculuğunu büyük bir ilgiyle dinledi.
İlk uzun metraj filmi Que Bom Te Ver Viva / Yaşadığını Görmek Ne Güzel , diktatörlük sonrası Brezilya sinemasının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.
Toronto Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen film, işkenceden kurtulan kadınlarla yapılan röportajları oyuncu Irene Ravache‘nin canlandırdığı kurmaca monologlarla iç içe geçirerek belgesel sinemasının sınırlarını genişletir.
Film, işkencenin kendisinden çok, onun ardından yaşamaya devam etmenin ne anlama geldiğini sorgular.
Hayatta kalmanın suçluluğu, toplumun suskunluğu ve “normal” hayata geri dönmenin imkânsızlığı üzerine kurulu bu eser bugün de sarsıcı gücünü koruyor.
Gösterilen ikinci film A Memória Que Me Contam / Bana Anlatılan Anılar, kuşaklar arası bir yüzleşme niteliği taşıyor.
Eski devrimciler, ölmek üzere olan arkadaşlarının hastane odasında yeniden bir araya geliyor.
Film şu soruyu soruyor:
Mücadelelerimizden geriye ne kaldı?
Aynı zamanda geçmiş kuşak ile bugünün gençleri arasındaki büyük mesafeyi de görünür kılıyor.
Festivalde gösterilen son film Hora do Recreio / Oyun Vakti ise belgesel ile kurmaca arasındaki sınırları yeniden bulanıklaştırıyor.
2025 Berlin Film Festivali Generation 14plus bölümünde Gençlik Jürisi Ödülü kazanan film, Brezilya gençliğinin toplumsal ve siyasal bölünmeler içindeki yaşamını anlatıyor.
Bu film, Murat’ın tarih, toplum ve özgürleşme arasındaki ilişkiyi araştırmaya hâlâ aynı tutkuyla devam ettiğinin güçlü bir kanıtı.
Anlamlı Bir Saygı Duruşu
Lúcia Murat’ın sinemasında ilk dikkat çeken şey yalınlığıdır.
Gösteriş yoktur.
Abartılı duygusallık yoktur.
Gazetecilikten gelen disiplin ile derin bir insancıllık aynı potada buluşur.
Yüzler, sessizlikler ve resmi tarihin dışarıda bıraktığı kırılganlıklar onun sinemasının merkezindedir.
Bu aynı zamanda bir yüzleşme sinemasıdır.
2000’li yıllardaki bazı kurmaca filmleri daha klasik anlatılar kuruyor olsa da, görünmeyeni görünür kılma becerisi onu Latin Amerika sinemasının en önemli ve en ilkeli seslerinden biri yapıyor.
Uçan Süpürge gibi bir festivalin Lúcia Murat’ı onurlandırması tesadüf değil.
Tam tersine, son derece doğal.
Çünkü Murat’ın filmleri bize sinemanın hâlâ bir direniş biçimi olabileceğini hatırlatıyor.
Bazı kadınlar için kendi hikâyelerini anlatmak, yalnızca yaşamanın değil; aynı zamanda mücadele etmenin de bir yolu.
Nadia Meflah
Editör: Olivia Popp


